Temel Makaleler 02: Evrimsel Tıbbın İnsana Bakış Açısı

TEMEL MAKALELER 02
EVRİMSEL TIBBIN İNSANA BAKIŞ AÇISI

Necdet Ersöz
Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi
Evrimsel Tıp Topluluğu

Temel makalelerimizin ikincisinde, evrimsel tıpta insan doğasına nasıl yaklaşıldığına ve “hastalık” kavramının nasıl anlaşılması gerektiğine yönelik bilgiler sunacağız. Bu makaleyle birlikte, okuyucularımızın evrimsel tıp, hastalık ve insan nosyonları hakkında önemli ölçüde bir kavrayışa sahip olacaklarını düşünüyoruz.

on-the-fast-track-do-the-evolution-1090x614Evrimsel tıp oldukça basit tanımıyla evrimsel biyoloji prensip ve perspektiflerinin, tıpta insan doğası, hastalık ve sağlık durumlarının daha iyi anlaşılması, kavranması ve efektif tanı/tedavi yöntemleri geliştirilebilmesi için kullanılmasıdır. Evrimsel biyolojide yer alan birtakım prensip, mekanizma ve temeller, insan biyolojisinde de başarıyla takip edilebilir. Evrim biyolojisinin insana dair sunduğu verileri tıpta yorumlayabilmek için de ilk olarak elbette yüksek bir evrim kavrayışıyla beraber, tıbbî bir bakış açısı da gerekir. O nedenledir ki, modern tıbbın hastalık ve sağlık konseptlerine yaklaşımını henüz evrimsel tıp öğrenimine geçmeksizin bilmek, evrimsel tıp ile modern tıbba getirilen yeni ve başarılı yorumların değerini anlamak noktasında da araştırmacılara kolaylık sağlamaktadır. Temel makalelerimizden ilkini incelemediyseniz, temel makaleleri okumaya ilk olarak o makaleden başlamanızı tavsiye ederiz.

Okuma önerisi: Temel Makaleler 01: Evrimsel Biyoloji ve Tıpla Tanışma

Modern tıp, ortalama insan ömrünü son birkaç on yılda çok ciddi bir şekilde artırmıştır. Teknolojik gelişmelerin artan bir ivmeyle kendisini gösterdiği Avrupa’da sanayi devrimi sonrasındaki ilerlemeler, tıbbî alana da sıçrayarak sağlık profesyonellerinin insan vücudu konusundaki kavrayışlarını değiştirmiştir. Bugün, Avrupa’nın pek çok ülkesinde beklenen ömür uzunluğu son birkaç yüz yılla kıyaslandığında çok ciddi şekilde artarak 80 yıla kadar çıkmıştır. Geçmiş dönemlerde kitlesel ölümlere sebebiyet veren bulaşıcı hastalıklar büyük oranda engellenmiştir. İnsanların büyük bir kısmı, temel ve sağlıklı besin kaynaklarına ulaşmakta büyük sıkıntılar çekmemekte, kitlesel kıtlıklar görülmemektedir. Hastalıkların kontrolü artık çok daha iyi bir şekilde sağlanmakta, yeni doğan bebeklerin bakımı teknolojik olanaklar sayesinde kolaylaşmaktadır. İnsan neslinde kısaca prematüre ölümler bugün gelişmiş ülkelerde minimuma inmiştir. Yeni doğan bebek ölümleri, salgın hastalıklar ve dahası, geçmiş dönemlerde insanlığı tehdit eden önemli unsurlar iken, bugün her ne kadar insanlığın asırlarca boğuştuğu bu tip problemlerin birçoğunun üstesinden gelsek de Yeni Çağla birlikte “modern dönem hastalıkları” olarak niteleyebileceğimiz ve evrimsel tarihimizden bağımsız düşünülemeyecek yepyeni hastalıklar baş göstermiş veya atalarımızda çok da önemli bir noktada olmayan bazı bozukluk ve problemler, yeni nesillerde çevresel koşulların ve beslenme tarzının değişimine bağlı olarak yaşamı tehdit ederek ortaya çıkmıştır. Bu hastalıklara örnek olarak kardiyovasküler hastalıklar, diyabet, obezite, hipertansiyon, Alzheimer, depresyon, kanser ve niceleri gösterilebilir. Modern dönem hastalıkları evrimsel açıdan soruşturulduğunda, ilgili hastalığın atasal seyrinden önemli genetik ve biyolojik bulgular elde edilebilir.

Modern tıbbın insana sağladıkları yalnızca yaşam beklentisinin uzaması değildir. Tıp, insan ömrünü hastalıklar bertaraf ederek uzatmakla birlikte, kaliteli bir yaşam beklentisi de sunar. Şüphesiz ki sağlam bir bilinç ve vücut ile bir ömür süremedikten sonra, 100 yaşa dek yaşamanın da anlamı yoktur.  Bu nedenle hastaların tıptan beklentilerinden biri de, uzun ömürle birlikte sağlıklı yaşamdır. Modern tıp, bu nedenle yaşam kalitesinin korunması ve geliştirilmesi için de bir dizi çalışmalar içermektedir.

Evrimsel biyoloji prensiplerine baktığımızda, modern tıbbın hedef ve yönelimlerinin, bazı evrimsel ilkelerle çatışabileceğini görmekteyiz. Bunlardan belki de en önemlisi, tıptaki uzun ömür ve sağlıklı yaşam beklentisidir. Modern tıpta uzun ömür ve yaşlılıkta da kaliteli yaşam beklentisi hâkim bir görüntü çizerken, evrimsel biyoloji prensiplerine göre bu durum, popülasyonların evrimsel süreçleriyle bir çelişki oluşturur. Çünkü organizmaların evrimsel seyrini belirleyen önemli yönlendiriciler olarak evrimsel biyolojide üreme başarısı göze çarpar. Canlı, doğumuyla birlikte büyüme ve gelişme evreleri sergiler. Belirli bir müddet sonra olgunlaşır ve maksimum üreme potansiyeline erişir. Evrim süreciyle canlının genetik özellikleri, yine canlının üreme başarısı ölçüsünde gelecek nesillere aktarılır ve genellikle üreme potansiyeline sahip olunan dönem dışında post-üreme dönemindeki canlının yaşamını çok uzun yıllar sürdürmesi için ciddi bir evrimsel süreç yönlendiricisi bulunmamaktadır. Dahası bu durum, gelecek nesillere gen aktarımı için gereksizdir. Bir şekilde üreme davranışı sergileyemeyen organizmaların genleri elenir. Canlıların pek çok açıdan en fit olduğu dönemin, bu canlının sıklıkla maksimum üreme potansiyeline sahip olduğu dönem olması ve bu dönem sonrasında canlının metabolik olarak ciddi bir yıkıma girmesi, bunu destekleyen bulgulardandır. Yaşlanma, evrimsel prensiplerle anlaşılabilecek önemli bir biyolojik ve fiziksel gerekliliktir. Bu nedenle tıbbın hedeflerin olan uzun ve kaliteli ömür beklentisi, evrimsel sürecin önemli bir yönlendiricisi durumunda değildir.

Evrimsel biyoloji ve uyum gücü
Mikroevrim kabaca tür içindeki evrimsel değişiklere vurgu yaparken makroevrimde bir türün evriminden bahsetmekteyiz.

Mikroevrim kabaca tür içindeki evrimsel değişiklere vurgu yaparken makroevrimde bir türün evriminden bahsetmekteyiz.

Evrimsel biyolojide “evrimleşme” konseptini mikro ve makro olmak üzere iki seviyede incelememiz mümkündür. Mikroevrimde, bir türün sınırları içerisinde kalarak evrimsel değişiklikleri kastederken makroevrim terimiyle türün sınırlarını aşan ve türleşmeye varan derecedeki büyük evrimsel değişimleri vurgularız. Hemen her koşulda evrimsel süreçler, canlının genlerinin gelecek nesillere başarılı bir şekilde aktarılıp aktarılmadığı ile ilgilidir. Genlerini gelecek nesillere daha kolay aktarabilen organizmalar doğal ortamda daha fit nesillere öncülük edebilirler. Buradaki fit olma durumu bir uyumluluğu belirtmekte olup canlının sağlıklı, rahat ve huzurlu bir yaşam sürmesi zorunluluğunu içerisinde barındırmaz. Günümüzde tanımlanan türlerin çok büyük bir kısmının nesli tükenmiş; ancak çok az sayıda tür günümüze dek neslini devam ettirebilmiştir. Bu durumda şu an nesillerini sürdürebilen popülasyonların genlerinin geçmişten seçilerek ve başarılı olarak geldiğini öngörebiliriz. Evrimde sıklıkla vurgu yapılan uyum gücü kavramı tam da bu noktadan köken alır. Canlıların uzun dönemde gelecek nesillere genlerinin devamını sağlayan şey üreme başarısı ve uyum gücüdür. Popülasyonların ve bireylerin uyum gücü nesiller boyu, çevre şartlarına göre değişir ve bu, popülasyonun gen havuzundaki genlerin frekansının değişmesi demektir.

Modern insanlar olarak tanımladığımız Homo sapiens muhtemelen 200000 yıl veya daha öncesinde Doğu Afrika’da uyum gücünü optimize eden şartlar altında evrimleşmiştir. İnsanlarda çevreye uyum, doğan yavruların maksimum derecede bakımı ve üreme dönemine gelene dek çevresel baskılardan korunması yoluyla artırılmıştır. Bugün dâhi insanlarda yavru bakımı ve yavrunun üreme dönemine gelene dek ailesi tarafından ciddi şekilde korunması durumu devam etmekte, yavru bakımındaki komplekslik insanlarda primatların önemli bir kısmından farklılıklar göstermektedir.

Tablo: İnsan ve jeolojik devir cetveli. Principles of Evolutionary Medicine’dan düzenlenmiştir.

İnsan zaman cetveli Jeolojik devir
Devir Bin yıl önce
Paleolitik Alt 2500-100/200 Pliyosen (5300-1800 BYÖ) ve Pleistosen (1800-10 BYÖ)
Orta 300-30
Üst 50-10
Mezolitik 10-6 Holosen (10 BYÖ-günümüz)
Neolitik 10-4
Bronz Çağı 5.3-2.4
Demir Çağı 3.3-1.6
Modern tıbbın “hastalık” konseptine bir evrimci meydan okuma

Modern tıbbın “hastalık” kavramına bakış açısı, evrimsel biyoloji ve evrimsel tıbbın prensiplerinden geçmiş yıllarda yoksun kaldığı için eksik ya da hatalı yaklaşımlar içerir. Dahası, çağdaş dönemde tıp anlayışında odaklanılan kavram genellikle sağlığın optimizasyonu iken evrimsel tıpta ve biyolojide vurgu yapılan yer daha çok bireyin çevreye uyum gücünün optimizasyonudur. Modern tıp, pek çok hastalığın nedeninin evrimsel mismatch adı verilen durumdan kaynaklandığı ve hastalıkların değerlendirmelerinde böylesi bir filogenetik-atasal soruşturmanın önemini kavramada geç kalmıştır. Klâsik tıbbî literatürde “hastalık” olarak tanımlanmış bir durum tıbbî literatüre artık tamamen hastalık olarak geçmiş ve tedavi önerilmesi gereken bir durum olarak belirlenmiştir. Yeryüzündeki tüm insanlar için ilgili durum, değişmeksizin böyledir. Oysa ki evrimsel tıp, bu noktada bize farklı bir noktadan bahsetmektedir. Organizmaların o anda tanımlanan uyum gücü yalnızca belirli çevreler için geçerli olup yeni çevresel şartlar ve yeni nesillerde bu uyum gücü değişir. Hastalıkların orijininde yatan neden olarak evrimsel uyumsuzlukların altını çizdiğimize göre, “hastalık” nosyonuna yaklaşımımız işte tam da bu noktada değişkenlik gösterir. Hastalıklar, evrensel değil; evrimsel açıklamaları gereksinir. Her hastalık konsepti yeryüzündeki tüm insanlar için aynı şekilde tanımlanamaz ve çevresel şartların değişimine göre hastalık konseptine bakış açımız değişir. Evrimsel tıbbın modern tıbba kattığı en önemli perspektiflerden biri de budur.

Tablo: ABD’de ölüm nedenlerinin 20. yüzyılda değişimi. Dikey eksen 100000’lik popülasyon başına ölümü belirtirken yatay eksen yılları verir. Principles of Evolutionary Medicine’dan düzenlenmiştir.

tablo-hastalikÇok bilinen bir vaka örneği

Burada verilen meydan okumayı anlamak için evrimsel tıptaki şu geleneksel örneği anlamak faydalı olabilir: ilk aşamada, karın ağrısı, karında şişkinlik ve ishal şikâyetleri olan bir genç birey düşünelim. Bu bireyin öyküsünde daha önceden bu tip semptomlar yaşamadığını, kendisinin Güneydoğu Asyalı olduğunu ve bu durumun ilk kez Avrupa kökenli arkadaşlarıyla birlikte geçirdiği vakit esnasında içtiği süt sonrasında başladığını öğrenmiş olalım. Avrupalı arkadaşları, Güneydoğu Asya kökenli olan arkadaşlarına süt ikram etmişler, kendileri de bu sütten içmişler; ancak Asyalı arkadaşımız bu durum sonrasında süte bağlı belirli semptomlar bulundururken Avrupalılar hiçbir şekilde bir sıkıntı yaşamamışlardır. Buradaki soru, Avrupa orijinli bireyler içtikleri sütten hiçbir şekilde rahatsız olmaz iken, Asyalı birey oldukça “sağlıklı” olduğu söylenen ve tıpta insan diyetinde önerilen besinler arasında yer alan sütten neden olumsuz etkilenmiştir? Bu sorunun cevabı klâsik tıbbın insan evrimine bakış açısının eksikliğini ve evrimsel yorumların önemini ortaya koyan önemli bir örnek olarak evrimsel tıpta anlatılagelmektedir. Peki bunun açıklaması nedir?

Olağan tıp literatürü, evrimsel biyolojinin ortaya koyduğu bulgulardan etkilenmektedir. Modern tıp, insan doğasına ve hastalıklara bakışta “evrimsel tıp” adı verilen yeni bir perspektife sahip olmuştur.

Olağan tıp literatürü, evrimsel biyolojinin ortaya koyduğu bulgulardan etkilenmektedir. Modern tıp, insan doğasına ve hastalıklara bakışta “evrimsel tıp” adı verilen yeni bir perspektife sahip olmuştur.

Memeli sütü, içerisinde şeker olarak yoğun bir biçimde laktoz barındırır. Memeli yavruları, yaşamlarının ilk dönemlerinde annelerinin memelerini emerek bu sütten beslenir. Birer memeli olarak insanlar da bebekken anne sütüne özellikle ilk 6 ay çok gereksinim duyar. Bu dönemde bebekler, bir disakkarit olan ve insan sindirim kanalında sindirilmek durumunda olan laktozu sindirebilecek laktaz enzimine sahiptirler. Bebekken emdiğimiz sütteki laktozu laktaz sayesinde glukoz ve galaktoz monomerlerine parçalayarak enerji elde ediminde kullanırız. Ancak bu durum, bebek sütten kesildikten sonra aynen bu şekilde devam etmez. Bebek, süt emdiği dönem dışında insan popülasyonlarının büyük bir kısmında laktaz salgılayamaya devam etmez ve yetişkinlikte bu enzimin salgılanması artık durmuştur. Çünkü süt, yaşamın ilk evresinde bebeği besleyen bir besin iken yaşamın ilerleyen dönemlerinde önemi azalmış, buna paralel olarak laktaz sentezlenme yolağı da önemini kaybetmiştir. Dahası, erişkin dönemde laktaz sentezi birey için gereksiz bir konumdadır. Bu durum, bahsedildiği gibi insanları hemen tamamında bu şekilde görülmez. Evrimsel geçmişinde hayvancılık ve yoğun süt tüketimi bulunan belirli coğrafyalardaki popülasyonlarda (örneğin Kuzey Avrupa kökenli topluluklar) süt tüketiminin devamı için laktaz salgılatan genin bir bölgesinde mutasyon bulunur. Bu mutasyon neticesinde laktaz salgılanması bu toplumlarda erişkin dönemde bile devam eder bu kimseler, laktazı laktoz sindiriminde tıpkı bebeklikte olduğu gibi kullanabilirler. Bu enzimi yetişkinlikte bulundurmayan Asya toplumları gibi bazı popülasyonlarda erişkin dönemde süt tüketimiyle beraber, laktoz disakkariti sindirim kanalında birey tarafından sindirilemez. Sindirilemeyen laktozun bağırsakta osmotik yük oluşturması ve akabinde gastrointestinal sisteme yerleşen bakteriyel flora tarafından fermantasyonuyla gaz açığa çıkar ve bireye rahatsızlık verici çeşitli durumlar ortaya çıkar. Burada Asyalı gencin yaşadığı semptomların basitçe nedeni bu şekilde açıklanabilir. Bu durumda bireyin, evrimsel geçmişiyle içerisinde bulunduğu koşulların çatışmasıyla ortaya çıkan bir evrimsel uyumsuzluğun olduğu rahatlıkla görülebilmektedir. İnsanların bir kısmında erişkin dönemde bile hâlâ süt ve süt ürünü tüketiminin devam edebilmesinin nedeni, muhtemelen ilgili insanların evrimsel geçmişinde besinsel açıdan ve devamında üreme başarısını etkileyebilecek şekilde kendilerine sağlanan bir avantajdır. Oldukça ilginç bir durum hemen gözümüze çarpmaktadır. Esasında atasal insan formlarında bulunmayan bir karakter, yani yetişkinlikte süt tüketebilme, bir mutant gen ile nesiller boyu başarıyla aktartılabilmiştir. Doğaya bakılırsa, özellikle memeli içerisinde ilk yetişme dönemi dışında olgun yaşamında doğal ortamında süt tüketen ya da farklı canlı türlerinin sütlerini besin olarak kullanan bir örneğe rastlanmamaktadır. İnsanlarda, garip bir biçimde erişkin dönemde farklı canlıların sütlerini kullanabilecek şekilde mutant gen üzerinden bir avantaj gelişmiştir. Bunun, tıpta ne önemi vardır?

Özellikle klâsik ders kitaplarına ve tıbbî literatüre baktığımızda sütten kesildikten sonra ve erişkin dönemde süt içememek ve laktozu sindirememe durumunun sıklıkla bir metabolik bozukluk, hastalık ya da tedavi önerilebilecek bir rahatsızlık olarak tanımlandığını görürüz. Bu, insan popülasyonlarının değişen evrimsel süreçlerin ve çevresel koşulların etkisinde farklı biçimlerde evrimleşebilme potansiyellerini göz ardı etmiş ve yeryüzündeki tüm insanlara aynı koşulları ve hastalık/sağlık tanımlamalarını uygun görmüş hatalı bir yaklaşımdır. Bu durum, tıp literatüründe laktaz eksikliği, adult hipolaktazya ya da laktoz intoleransı gibi isimlerle karşımıza çıkmaktadır. Evrimsel tıp ise laktaz eksikliğinin aslında insan soylarından gelen normal bir durum olduğunu, bilakis mutant gene sahip olan bireylerde anormal olarak düşünülebilecek bir mekanizmanın var olduğunu ve laktoz intoleransının yeryüzündeki tüm insanları kapsayacak şekilde bir “hastalık” sınıfından çıkarılması gerekliliğini ortaya koymaktadır. Dünya popülasyonlarının yaklaşık %70’i, erişkin dönemde laktozu sindirememektedir ve klâsik tıbba bakılırsa yeryüzündeki insanların %70’i hasta, anormal veya bozuktur. Fakat burada altını çizmemiz gereken bir diğer nokta vardır. Eğer laktoz sindirememe durumu, olması gereken dönemde, yani süt içiminin gerekli olduğu dönemde bireylerde meydana gelen bir genetik anomali olarak ortaya çıkarsa bu durum, bireyin gereksinim duyduğu anne sütünü sindirememesi anlamına gelir ve ciddi ve yaşamsal bir bozukluk olarak tanımlanır. Eğer bu durum, erişkin dönemdeki gibi yaygın bir durum olarak devam etseydi, insan neslinin büyük ölçüde tehlikeye girebileceğini ve insanların genlerinin henüz üreme davranışı sergileyemeden evrimsel olarak eleneceğini tahmin etmek zor olmazdı. Bu konu üzerine detaylı bilgiler için ekibimizce hazırlanan diğer makalelere göz atabilirsiniz.

İleri okuma önerisi: Laktaz Direncinin Evrimsel Genetiği ve Sütü Sindirebilmek

İleri okuma önerisi: Süt İçmenin Evrimi

Tüm bu açıklamalardan sonra, modern tıbbın evrimsel tıp yorumlamalarına özellikle sağlık ve hastalık konseptlerinin doğru değerlendirilmesi adına ne denli gereksinim duyduğunu anlayabiliyoruz. İnsan adlı organizma, tek başına ve geçmişinden bağımsız bir varlık olmamakla beraber çevresiyle de etkileşir. Hastalıklarımızın çoğu, evrimsel özelliklerimi ve çevremiz arasındaki uyumsuzluklardan doğar. Bu uyumsuzluklar bir “hastalık” durumu ortaya çıkarabileceği gibi yaşamı bir şekilde olumsuz etkileyebilecek çeşitli mekanizmaları da tetikleyebilir. Çevre değiştiği anda, insanın uyum gücü de değişir. Laktazı erişkin dönemde bulundurmayan 100 kişilik bir toplum, hiçbir şekilde süt tüketilemeyen bir çevrede gayet sağlıklı olarak yaşamlarını devam ettirebilir. Fakat bu 100 kişi besin olarak sürekli süt tüketimine zorlandığı koşullarda çok ciddi problemler yaşar. Öte yandan bu 100 kişinin yanında laktoz sindirebilen farklı bir 100 kişi ise yaşamlarını süt tüketerek devam ettirebilir. Neticede hastalık, sağlık, normallik ve anormallik konseptleri, evrimsel çerçeveden ayrı düşünülemez.

Evrimsel yorumlar göz ardı edildiği sürece hastalıkların kavranışında eksiklikler meydana gelir

Sonuç olarak, sağlığın değerlendirilmesinde değişen çevre koşullarına vurgu yapılmalıdır. Ne denli sağlıklı olacağımız, evrimsel geçmişimizden gelen kalıtsal özelliklerimiz çerçevesinde belirlenir. İnsan fizyolojisi, taşıdığı evrimsel adaptasyonlarla değişen çevre şartlarına adeta “direnir”. Her yeni çevre, organizmadan yeni bir uyum seviyesi demektir. Fizyolojimiz, homeostazis adını verdiğimiz external/internal çevre uyaranlarını kararlı yaşamsal sınırlarda tutacak mekanizmaları barındıracak şekilde evrimleşmiştir. Hastalıklar, sınırın ciddi şekillerde (çok şiddetli veya uzun süreli) aşılması durumunda patolojik belirtiler olarak ortaya çıkar. Bu durum, insan fizyolojisinin değişen şartlara gösterebileceği uyum kapasitesinin sınırlarıyla doğrudan ilişkilidir. Örneğin kronik stres, insanlar için uzun vadede uyum sınırlarını zorlayan bir çevre etkisi olabilir. İnsanlar embriyolojik dönemlerden itibaren birtakım minerallere (demir, iyot…) homeostazisin korunması için gereksinim duyar ve bunların belirli yaşamsal sınırlar içerisinde kalmaması insan yaşamını olanaksız kılar. Gereğinden fazla tuz ve şeker tüketimini insan vücudu bir müddet sonra tolere edemez hâle gelir ve hipertansiyon ve diyabet gibi hastalıklar ortaya çıkar. Eğer insanların atasal olarak şu an tüketilen miktarlarda tuz ve şeker tüketimine gereksinim duyduklarını iddia edebilseydik, şu anki tüketime göre bu hastalıkların ortaya çıkabileceğini söyleyebilir miydik? Yine tüketilen besin miktarının evrimiyle ilgili ortaya atılan “Tasarruflu Gen Hipotezi”, bize önemli bulgular sunmaktadır.

İnsanlar, yaklaşık 2,5 milyon yıl önce Paleolitik dönemden modern insanların ortaya çıktığı son birkaç yüz bin yıl öncesinde kadar çok değişik çevre şartlarına maruz kalmışlardır. Neolitik devrimle beraber insanların yaşam tarzı ve beslenme şekli büyük ölçüde değişmiştir. İlginçtir ki, modern dönemdeki pek çok hastalığın primitif varlığı da bu dönemlere rastlamaktadır. Görünüşe göre çevremiz değişmeye devam edecek ve ileride çok daha değişik koşullar altında gen-çevre uyumsuzluklarına maruz kalacağız. İnsan evriminde bir noktada frekansı azalan hastalıklar, artık yok olmaya doğru giderken belki de yepyeni hastalıklarla karşılaşacağız. Evrim, her canlı grubu için onları her koşulda en güçlü, en sağlıklı ve en “tasarımlı” kılacak şekilde işlemediği için evrimimizin belirli noktalarında hep ödünlerle, trade-offlarla karşılaşacağız. Belirli avantajlar ön plana çıkarken bu avantajı elde etmek üzere popülasyonların insan bipedalizmi örneğinde olduğu gibi bazı dezavantajları bünyesinde barındırmak zorunda olduğunu öğreneceğiz. Ve bunlar, tıpta hastalıklar söz konusu olduğunda da her daim karşımızda bulunacak. Evrimsel tıbbın, modern tıbba katacağı çok şey vardır ve insan adlı organizmayı her yönüyle anlamak isteyen bir birey, evrimsel yorumlamalara atıf yapmadan çalışmalarını asla bitiremeyecektir.

İleri okuma önerisi: Evrimin Işığını Tıbba Yöneltmek: Tıp Literatürü ve Evrim 

Yazar: Necdet Ersöz (Gazi Üniversitesi Tıp Fakültesi, Evrimsel Tıp Topluluğu)

Referanslar ve İleri Okumalar

  1. Gluckman, P. D., Beedle, A., Buklijas, T., Low, F., & Hanson, M. A. (2016).Principles of evolutionary medicine. Oxford, United Kingdom: Oxford University Press.
  2. Nesse, R. M., & Williams, G. C. (1994).Why we get sick: the new science of Darwinian medicine. New York: Times Books.
  3. Öztürk, U. O. (2015). Laktaz Direncinin Evrimsel Genetiği ve Sütü Sindirebilmek. Evrimsel Tıp. erişim tarihi Ocak 21, 2017, bağlantı https://goo.gl/nrhpuO
  4. Çapar, D. (2016). Süt İçmenin Evrimi. Evrimsel Tıp. erişim tarihi Ocak 21, 2017, bağlantı https://goo.gl/G3MIb9
  5. Ersoz, N. (2017). Evrimin Işığını Tıbba Yöneltmek: Tıp Literatürü ve Evrim. Evrimsel Tıp. erişim tarihi Ocak 21, 2017, bağlantı https://goo.gl/9Vwb0R
  6. Ersoz, N. (2017). Temel Makaleler 01: Evrimsel Biyoloji ve Tıpla Tanışma. erişim tarihi Ocak 21, 2017, bağlantı https://goo.gl/uopymN
  7. Mattar, R., M., & C. (2012). Lactose intolerance: diagnosis, genetic, and clinical factors. Clinical and Experimental Gastroenterology, 113-121. doi:10.2147/ceg.s32368
Reklamlar

2 responses to “Temel Makaleler 02: Evrimsel Tıbbın İnsana Bakış Açısı

  1. Geri bildirim: TEMEL MAKALELER 02: EVRİMSEL TIBBIN İNSANA BAKIŞ AÇISI | LabirentliYOL·

Soru, Görüş ve Eleştirileriniz: (Uygunsuz İçerikler Kaldırılacaktır)

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s